cocuk_ve_oyun

Çocuk ve oyun

Gözleri zekadan parlayan üstün yetenekli çocukları Uzak Doğu’nun 4.000 yılık otantik oyununu yani Go’yu oynarken görmek oldukça heyecan verici. Çocukların büyük bir çoğunluğu oyunda yetenekli ve söylediklerinizi kavramada oldukça hızlı. Ancak yine de ortada bir füzyon ya da üç yıllık performansı üç haftada sergilemek gibi bir durum yok. Çünkü Go’nun merdivenlerinde hızlı olabilirsiniz ama kısa yoldan tur bindiremezsiniz.

Bu sonu gelmeyen performans dürtüsünden vazgeçip asıl odaklanmamız gereken nokta şu: Go bilinen en karmaşık ve enteresan oyunlardan biri olsa da ve bu çocuklar üstün zekalı olsalar da nihayetinde çocuklardan ve bir oyundan bahsediyoruz. Yani birbirine en yakışan iki şeyden konuşuyoruz. Bu gerçeğe rağmen, oyun artık çocuğun bir ihtiyacı olmaktan ziyade zaman kaybı ya da yeni bir performans göstergesi olarak değerlendirilmeye başlandı.

Halbuki oyun, çocuğun kendini geliştirmesi için eğitim ve beslenme kadar olmazsa olmaz bir unsur. Bunu sadece Go, zeka oyunları ve basketbol gibi örgütlü ya da takımlı sporlar için değil evcilik, saklambaç gibi çocukların kendi kendilerine başlattıkları oyunlar için de söyleyebiliriz. İlki çocuğun toplumsal yaşama uyum sağlamasına, rekabeti ve işbirliğini bir arada yaşamasına hizmet ederken ikincisi daha çok çocuğun imgelem gücüne ve yaratıcılığına katkı sağlar. Erken çocukluk denilen okul öncesi dönemdeki kendiliğinden başlayan oyunlar, ilkokul yılları ile birlikte yerini daha çok “kurallı” oyunlara bırakır.

Çocuklar için oyunun önemine ikna olsak bile bunu katı bir disiplinle gerçekleştirme eğilimindeyiz. Halbuki oyunun doğası spontane davranmayı, eğlenmeyi, birlikte keşfetmeyi teşvik eder. Onlara katı kuralları ve taktikleri birer birer anlatmaktansa onlarla onların dilinden konuşmak ve elden geldiğince anın getirdiği sorulara, önerilere açık olmak gerekir. Go’da “snap-back” gibi henüz Türkçe’ye bile çevrilememiş bir hamleyi “son gülen iyi güler” gibi bir isimle sunmak ya da tahtanın ortasına hareket etmenin güvenli olduğunu “açık denizlere açılmak” olarak tarif etmek alınan sonuçta fazlasıyla etkili.

Bu iletişim meselesi çok önemli, pek çoğumuzda bir derse duyulan iyi ya da kötü bir ilginin kökeninde bize onu sevdiren ya da nefret ettiren bir öğretmen yatar. Çocuk önce öğretmenini sever, sonra anlattığı şeyi. Aslına bakarsanız burada bir işteşlik söz konusu, öğretmen sevgisini çocuklara yansıtmadan onlardan ne kadarlık bir geri dönüş alabilir?

Üstün Zekalı Çocuklar Enstitüsü’nün yaz kampında çocuklar Go’yla tanıştılar.

Oyunun yanına sevgiyi yerleştirdikten sonra tek bir eksik kalır, o da “çalışmak”. Bu eğitim uzmanı David Elkind’in mutlu bir çocukluk için şart koştuğu üçleme: Oyun, sevgi ve çalışmak. Eminim ki pek çok anne-baba en çok çalışmak maddesinden hoşlanmıştır. Evet çalışmak insanı mutlu eder, bu yolda bir araçtır. Ancak unutmamak gerekir ki insan sevdiği bir konuda mutlu çalışabilir. Yoksa birçoğumuzun başına geldiği gibi çalışmak eziyete dönüşebilir. Aslında eziyet olan çalışmanın kendisi değil çalışma biçimimiz ya da konumuzdur.

Çocuklar için ise, onları başarısız olduğu alanlarda çalışmaya zorlayarak her konuda vasat insanlar haline getirmemeliyiz. Aksine onlara sevdikleri alanlarda daha çok çalışmalarına şans tanıyarak kendi alanlarında/hayatlarında başarılı insanlar olmalarına izin vermeliyiz. Önlerine farklı imkanlar sunduğumuz gibi farklı oyunlarla tanıştırmalıyız ki en sevdiklerini seçebilsinler: Ve tabi bana sorarsanız Go’dan başlamalıyız: Nihayetinde Go, onu seven bir çocuk için sonsuz çalışma ve sınırsız keşif imkanı sunar.

Yazan: Mehmet Emin Barsbey

Not: Bu yazının orjinali 19 Ağustos 2011 tarihli Habertürk gazetesinin editoryal sayfasında yayınlanmıştır.

0 cevaplar

Cevapla

Yazıyla ilgili yorumlarınızı yazabilirsiniz.
Buraya yorumlarınızı yazabilirsiniz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir